Ichi The Killer (inceleme)
May 26th, 2007 Ekleyen: admin
Takashi Miike, Japon sinemasinin en velut yönetmenlerinden biri; mevsim başına en az bir film çekebilecek kapasitede. Ama ne mutludur ki niceliği, niteliğine gölge düşürmeyen filmler çekmekte. ‘Koroshiya 1′ , İngilizce konuşan ülkelerde aldıgı ismiyle ‘Ichi the Killer’, İkinci AFM Bagımsız Film Festivali’nde oynadıgı ismiyle de ‘Katil Ichi’, Takashi’nin itinali, ‘izlenebilir’ filmlerinden biri, yanlış saymadıysam on sekizinci sinema filmi. Filmin izlenebilirliği kinetikliğinde ve ‘düz’, tutarlı gidişatında saklı; yoksa içeriğinde değil, ki içeriği de her mideye, göze göre değil.

Yönetmenin ‘Dead or Alive’, ‘Gozu’ gibi başka yapıtları ile aşina olan varsa bilir; bir Takashi Miike filmi, bir Takashi Miike filminden başka hiçbir şeye benzemez. Takashi, genellikle malzemeden çalan bir müteahhiti andırır; bir filmini izlerken, tetikte değilseniz eğer, hayatınız tehlike altındadır. Bay Takashi, her filminde değişik izlekler denemekte, bazen de doğaçlama takılmakta, benzer konuları farklı şekillerde sunmak için ıkındıkça ıkınmaktadır; tam da izlediğiniz filmin ‘zaman kaybı’ olduğunu hissettiginiz anda kesin bir şekil sizi yanıltır, sizi ecel terleri içinde bırakır; genelde sürprizini sonlara sakladığı da görülmemiş şey değildir.
‘Katil Ichi’ ise bütünüyle ‘olmuş’ bir film, Takashi Miike kariyerinin en dengeli ve ciddiyetli noktalarından birini teşkil ediyor. 2001 tarihli (Takashi, aynı sene altı başka film çekmiş), ve Hideo Yamamoto’nun aynı isimli mangasından uyarlama. ‘Ciddiyetli’ dedim, ‘şiddetli’ demiştim, durun biraz sonra açıklayıcı olacağım.
Takashi, görkemli film başlangıçları yaratabilen biri; şapşallaştırıcı hızda başlayan bu film de daha ilk saniyelerinden görsel ve işitsel açıdan insanı uyarıyor. Filmin bütününe yayılan tedirginlik hissi, filmin hemen girişinde, kana bulanmış, ağzı burnu dagılmış, hala da dayak yemekte olan fahişeyi görünce başlıyor. Toronto Film Festivali gösteriminde film başlamadan kusmuk torbası dağıtılmış; yok o kadar da değil. Tüm film, bunun kadar ‘katı’ değil; rahatsız edici, wasabi acılığındaki şiddet ilk otuz dakikada saklı gibi. Şöyle bir sahneyi de aktarayım, belki yardımcı olur; vücudunun muhtelif koordinatlarından çengelle tavana asılmış bir adam, iki-üç yerinden yavaşcana ‘tak tuk’ sesleri eşliğinde şişleniyor, bu da yetmemiş gibi, üzerine kızgın karides yağı dökülüyor. Tabi en sert olanı bu; filmin geri kalanı daha derinden ilerliyor, ve daha grotesk bir tavır takınıyor. Referans noktası teşkil edilecekse eğer, Kill Bill Volume 1′in Burger King menüsü kıvamındaki şiddet baskın. Zaten Quentin Tarantino da yaptığım işkenceler sonunda bu filmden etkilenmekle kalmayıp birtakım şeyleri basbayağı arakladığını itiraf etti. Dikkatli gözler, iki filmin kesişim kümesindeki yakuzaları seçecektir. ‘Splatter’ veya B tipi filmlerin çirkef estetiğinden, ‘fıs fıs’ fışkıran kanlardan bahsetmeyeceğim bile.

Yazının üçte birine gelmişim, hala konusundan ve karakterlerinden bahsetmemişim, hadi bahsedeyim. Takashi’nin alamet-i farikası haline gelmiş filmlerin hemen hemen hepsi yakuza’lar etrafında döner; bu film de keza. Ama bu filmi farklı kılan konusu, işlenişi ve karakterlerin gelebilecek son derecedeki absürdlügü. Şiddet ve kan görünce erekte olan, yıkanmış beyinli katil ‘Ichi’ (Ichi, Japoncada ‘bir’ anlamına gelir), sadizm ve mazoşizme yenilikçi bir yaklaşım getiren yakuza ‘Kakihara’, tüm ipleri elinde tutan ‘Jijii’, silahını kaybettiğinden beri taşak oğlanı olmuş ‘Kaneko’… bunların hepsi anca bir Takashi Miike filminde bir araya gelebilir. Filmde bir tane bile normal karakter yok galiba, herkesin bir bozukluğu, garipliği mevcut. Filmin konusu derseniz, kem küm ederim. Yalan Rüzgarı çarpıklığındaki bu konuyu, kolaycılığa kaçarak, bir Digitürk film açıklaması şeklinde sunmak isterim. Çünkü biliyorum ki eğer filmi anlatmaya başlarsam dayanamayıp hepsini anlatabilirim. Anjo Çetesi’nin patronu ortadan kaybolur; Kakihara, ki kendisine çektirdiği acılar yüzünden patronuna bağımlı olmuş bir yakuza şefidir, patronun peşine düşer; patronu dogramış olan Ichi’dir; Ichi’yi motive eden ise Jijii’dir, Jijii’nin amacı ise Tokyo’nun yakuzalarını altını üstüne getirmektir.
Filmin başkahramanı, aslında filme ismini veren Ichi sayılamaz; filmde psikanalizi hak eden o kadar çok karakter var ki başkahramanlık mefhumu anlamını yitiriyor, tek kişiye odaklanmış bir filmden olmaktan ziyade bol karakterli zengin bir film bu. Ichi, Jijii tarafından beslenilip yetişirilen ‘esas oğlan’, geçmişten kalan bir tecavüz takıntısı var. Kendisi beyni yıkanmış ‘%100 saf sadist’. Ayakkabısındaki jilet/bıçak ile kimseyi öldürmedigi zamanlarda vaktini katatonik bir halde, Tekken benzeri bir oyun oynayarak geçiriyor. Tüm film aslında onun hüsranından, ve daima tekrarladığı ‘Özür dilerim’lerinden dallanıp budaklanıyor. Kakihara ise kesik yanağı, çizilmiş yüzü, piercing’leri ve Ichi tarafından insanlıktan uzak bir biçimde öldürülme isteği ile gelmiş geçmiş en ilerici kötü karakter herhalde. Kaneko, silahını kaybetmiş eski polis/yeni yakuza, bir yandan patronunun öcünü almak istemekte, bir yandan Takashi adındaki küçük oğlu ile ugraşmakta, ve daima başkasının ayağı altında olan acınılası bir karakter. Kaneko, Ichi’de geçmişini görürken; Ichi, Kaneko’nun oğlunda, yaşıtları ‘zorba’lar tarafından dövülüp duran Takashi’de kendini görüyor. Başkasının ezdiği, parça pinçik ettiği kişilerin yoksunluklarını kendilerinden daha zayıf insanlara, bir döngüyü hatırlatacak şekilde, şiddet olarak yansıttıgını da apaçık görebiliyoruz burada; ki bunu aslında Kaneko’nun yerde kanlar içinde yatan, göğüs ucu koparılmış fahişeye tekme tokat dalmasıyla iyicene inceleyebilme fırsatı bulabiliyoruz.

‘Göğüs ucu koparılmış’ dedik, ‘hooop, ne oluyor’ dediniz herhalde. Hazmetmesi zor olan bu kısa sahne ile filmin başındaki ‘biraz’ şiddetli tecavüz sahnesi, Avrupa kıtası içerisinde, ‘kadın düşmanı’ olarak görülüp kesildi; ama gene ‘kadın düşmanı’ olarak kesip atmak yanlış olacaktır. Katil Ichi’nin şiddetinde cinsiyet, yaş, ırk, dil ayrımı yok; herkes dilimlere ayrılabilir, herkesin bağırsakları havada uçuşabilir. Takashi Miike’nin 1999 tarihli ‘Audition’ / ‘Prova’ filmini izleyenler de bu filme yapıştırılan ‘kadın düşmanlığı’ etiketine gülüp geçer herhalde.
Ichi hipnoz ile harekete geçtiğinden olsa gerek, filmin gerçek ve rüya eksenleri arasında kalmış bir dokusu var; hangisine inanacağınızı şaşırıyorsunuz, ki bir yerden sonra takmıyorsunuz bile. İyi bir yönetmen olma amacı olmayan, olacağını da düşünmeyen Takashi de ‘Mantık arayacağınıza eğlenmenize bakın’ diyor zaten. ‘Yok, o kadar kolay mı Takashi?’ diyorum ben de.

Filmi farklı biçimlerde okumak mümkün; Kakihara ve Ichi’nin romantik (!) komedisi denebilir, Jijii’nin yakuza çetesini çökertme uğraşı olarak da görülebilir, Kaneko ve oğlunun arasındaki aile dramı olarak bile okunabilir. Ama film bitince hiçbiri olmadığını göreceksiniz, sadece ‘bu da neydi’ diye soracaksınız. Havada kalan kimi noktalar ise bile bile öyle sunulmaktadır, Takashi’nin amacı kafa karışıklığı yaratmaktır. Film, sadece sonuyla değil de, bir mekanda şimdiki zaman ile geçmişi ustaca birbirine yedirmesiyle de David Lynch filmlerini andırmaktadır. Neyse ki bu bir andırmanın ötesine de geçmemektedir. Filmin konuşma içermeyen son beş dakikası bir sürü soru işareti yaratmakta, bizi kendi yorumlarımızın sisi içinde boğmaktadır. Her şey Kakihara’nın mastürbatif hayali olabileceği gibi, olmayabilir de. Bu ‘mutsuz sonu’nun üzerine burada çok gitmemek lazım.
Filmin oyunculuğuna değinmek bana düşmez. Çünkü Japon filmlerinde, Anglosakson sinemasından alıştığımız oyunculuk sözkonusu değil. Mimik ve ses tonları her zaman bir ‘şaka’ya daha yakın, teatralliğin sınırları zorlanıyor, oyuncuların ne zaman ciddi olup olmadıklarını anlamak bazen zor olabiliyor; hele bunun gibi manga şiddeti ve cinselliğinden doğmuş bir filmde. Kakihara rolünde ‘Tadanobu Asano’ bulunmakta, kendisinin Japonya’nın Johnny Depp’ine tekabül ediyor olması muhtemel. Jijii’yi de Tetsuo ve Tetsuo 2′nin yönetmeni ‘Shinya Tsukamoto’ oynuyor. Diger oyuncuların böyle ayırt edici özellikleri yok, ama kendilerini analım, ayıp olmasın; Ichi rolünde ‘Nao Omori’, Kaneko rolünde ‘Sabu’ var, kafasına estikçe İngilizce, Japonca ve Çinçe konuşan başıbozuk Karen’ı da ‘Alien Sun’ oynamakta. Müzikleri ise Karera Musication kotarmış, kendileri Boredoms grubunun baş solistsiz kadrosu olmakta. Belli bir bütünlüğü ve uyumu yakalabilmiş müziğin film içinde kullanılışı da takdire şayan; seslerin o çıkışları, kayboluşları nedir öyle? Bu rafinelikteki, bu güzellikteki gürültüyü daha kaç filmde duyabilirsiniz ki?

Teğet geçmem gereken bir başka nokta ise Tokyo’nun o ürkütücü küreselliği ve metropollüğü olsa gerek; Lost in Translation’ın mikropsuz şehir görüntüleri ile tezat oluşturan baş döndürücülüğü ve şizofrenliği var galiba bu şehrin. Bu gerçeküstücülüğü anlamanız için işinin ehli biri tarafından şişlerle delinmiş, sokaktaki televizyon içindeki o insan suratını görmeniz yeter de artar.
‘Katil Ichi’, şiddet eşiği yüksek olmayan insanların kaldıramayacagı türden ‘eşşiz’ bir film, bana kalırsa Takashi Miike’nin gövde gösterisi. Sıradanlık ne değilse, bu film o. Jeneriklerinden bile şakır şakır orjinallik akmakta. Her Japon filmine Tsubasa hissiyatı ile yaklaşan, çekik gözlü görünce dayanamayıp gülen tüm arkadaşlarınıza izletin, şiddet sahnelerini yavaş çekimde gösterin. İzletin, izleyin, bir daha izleyin. Metal üzerine düşen metalin yarattığı ses geçici bir baş agrısı, bir zihinsel yara vuku buldurabilir, ama sonuna kadar değecek. Kakihara’nın da dediği gibi: ‘İnsan vücudu kendini yeniliyor.
Bu yazı http://midnight.blogcu.com/ sitesinden alınmıştır
Su anda 1 kisi bu yaziyi okuyor
Yorum Ekle
Yorum ekleyebilmek için login olmalısınız.




